İclal Aydın ile Aşk Üzerine

KONUK

Senin Adın Bile Geçmedi

''Tıpkı yazı gibi, aşktan da vazgeçilemez”

Oyuncu, gazeteci ve yazar İclal Aydın, son kitabı ‘Senin Adın Bile Geçmedi’ ile yine en çok satanlar listesine girmeyi başardı. “Emeğe duyulan aşk da var kitapta; başkalarına yazılmış aşk satırlarına kapılmalar da; yemeklerin, şehirlerin, düşmanlıkların, rekabetlerin, kitapların, şarkıların ya da filmlerin aşkla ilişkisi de…” sözleri ile adeta son çalışmasının içeriğini özetleyen İclal Aydın, günümüzde aşkın öldüğünü savunanlara ise “Tıpkı yazı gibi, aşktan da vazgeçilemez” diyerek karşı çıkıyor. 

Yeni kitabınızın adı çok sevilirken, kitaptaki bir cümleniz de neredeyse adı kadar öne çıktı. Kendinizi “yenilgilerini kitaplaştıran komutan” gibi hissettiğinizi söylediğiniz o cümle neden bu kadar etkili oldu sizce?

O cümlenin gazetelerde, dergilerde, hatta televizyonlarda peş peşe manşetlere, başlıklara çıkarıldığını gördükçe açıkçası aynı soruyu ben de sordum kendime. Herhalde zihinlerde bir rahatlamaya yol açtı o cümle. Taşları yerine oturttu. ‘Yenilgi’ gibi, ‘kaybetmek’ gibi, kulağa olumsuz geldiği ve kalbi incittiği için genelde inkâr edilen ya da yüksek sesle dile getirilemeyen durumların çoğu zaman aşkın ta kendisi olabildiğini gösterdi. İnsanlar da rahatladılar. Belki de “Evet ya, hep kaybettim, hep terk edildim, hiç başarılı olamadım ama aşk da böyle bir şey işte!” dediler. Kendi cümlemin bende de benzer bir etki yarattığını söyleyebilirim. Hatırlarsan, her kitap çalışmasında karşılaşılan edebi kriz anlarından birinde söylemiştim o cümleyi. Ama sonra beni bile rahatlattı. 

Kitabın kendisi de, daha adından başlayarak, bu tür ters köşelerle örülüyor. En etkileyici olanlardan biriyse, bazen idam kararımızı imzalayanın âşık olduğumuz kişi çıkması…

Ters köşelerden bakıldığında durumlar ya da olaylar adeta spot ışıklarının altına tutulmuş gibi oluyorlar. Her yönüyle aydınlanıp, bileşenlerine ayrılıyorlar. Mesela söz ettiğin o linç hikâyesinde aşkın yargılanmasıyla kadınlığın yargılanmasının nasıl da birbirine karıştırıldığını görüyoruz. Görünüşte bir aşk yargılanır o hikâyede, ama asıl idamı istenen kadınlıktır ve işin tuhafı kadınlar da katılır o linçe! Aslında az öce söz ettiğimiz zihinsel rahatlamanın, böyle ters köşelerden baka baka, kitap boyunca sürdüğünü söyleyebiliriz. 

Kitaptaki o spot ışıklarından biri de eşcinsel aşklar…

Evet çünkü mesele kadın-erkek meselesi olmaktan çıktığında, aşkı tek başına, en yalın ve sen saf haliyle görüp algılamaya başlıyoruz. Öyle bir aşk ki o, bedeni bile aşıyor. Kopup bağımsızlaşıyor bedenden. Aşkın çekirdeği gözümüzün önünde alabildiğine net bir biçimde ışıyor. İnsanların aşka niçin karıştıklarını, aşkı neden yok etmeye kalktıklarını, aşkın yarattığı kişisel ve toplumsal coşkularla travmaları ya da şefkatle vahşeti çırılçıplak bırakıyor eşcinsel aşklar. 

Peki ‘Senin Adın Bile Geçmedi’nin kendisi arınabildi mi cinsiyetten?

Bu konuda son sözü okura bırakmak en doğrusu. Ama kitabın bir ‘kadın kitabı’ olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Aşkın erkeklikle kadınlığı birbirine karıştırma gücü taşıdığına kitapta da değiniyor; hemen her satırda cinsiyetlerin bu iç içe geçmiş halinden bakıyoruz aşka. Zaten aşkı kadınlıkla ve erkeklikle sınırlamamaya en başından karar vermiştik. Emeğe duyulan aşk da var kitapta; başkalarına yazılmış aşk satırlarına kapılmalar da; yemeklerin, şehirlerin, düşmanlıkların, rekabetlerin, kitapların, şarkıların ya da filmlerin aşkla ilişkisi de…

Günümüzde aşkın artık öldüğünü söyleyenler var…

Zamanında romanın da öldüğünü söylemişlerdi. Sonra başkaları çıktı “Öykü öldü,” dedi. “Şiir öldü,” diyenler bile çıktı. Tiyatro desen, “O zaten çoktan ölmüştü.” Sonunda sinema da öldü. Böyledir bu. Değişmez. Birileri her zaman çıkar ve bir şeylerin artık öldüğünü ilan eder. Şimdi de aşkın öldüğünü söylüyorlar. Artık hiçbir şey eskisi gibi değilmiş. Aşk ölmüş çünkü aşk da artık eski aşk değilmiş. Tamam da, bir şeyin eskisi gibi olmayışı, onun bitmiş, yok olmuş ya da ölmüş olması demek değildir ki! Evrende hiçbir şeyin yok olmadığını hepimiz öğrenmedik mi? Enerji asla yok olmuyor; tersine, başka bir enerjiye dönüşüyor. Öğrendik artık bunu. O zaman, evrendeki her şey gibi, aşkın da değişip dönüşebileceğini görüp anlamak lazım. Tıpkı yeni iletişim ya da yaşam biçimleri gibi, aşkın da yeni bir hali var artık. Evet, annemin aşktan ölmüş eski bir tanıdığı anarken söyleyiverdiği gibi, “Artık kimse aşktan ölmüyor.” Evet, kimse kimsenin hayatının adamı ya da hayatının kadını değil. Jane Austen’ın bütün bir dünya edebiyatını etkilemiş olan ‘Aşk ve Gurur’undaki gibi sonsuz aşklar yok belki. ‘Çalıkuşu’ artık yok. Tamam. Ama bunların yokluğu, aşkın da yok olduğu anlamına gelmez. Bunu iddia etmek, mektuptan elektronik postaya geçişi, kalkıp ‘yazı’nın artık öldüğüyle açıklamaya benzer. Yok olan yazı değildir ki. Mağara duvarından kâğıda, kâğıttan elektronik ortama geçer ama yazı yok olmaz. Aşk da yazı gibidir. Yok oldu demekle yok olmaz. Öldü demekle ölmez. Biçim, üslup değiştirir ama ölüp yok olmaz. Tıpkı yazı gibi, aşktan da vazgeçilemez.